Duman ile İletişimden İnternete

Eskiden, bayağı bir eskiden, ben falan daha doğmamışım… O zamanlar böyle MSN, Facebook, SMS desen sövüyor zannedip pişirip yedikleri zamanlarda duman dediğimiz çok akıllıca ve romantik bir iletişim şekli vardı. Şimdilerde sevgililer MSN’e girince çağrı ya da SMS atarken o günlerde sadece duman vardı.

Mesela karşı köyün yakışıklı çocuğu aklından sevgilisini geçirdiği zaman yakıyordu bir ateş veriyordu coşkuyu. Bunu gören diğer köyün kızı da bu coşkuya karşılık veriyordu yine. Adamlar o zamanın teknolojisiyle dumandan “smile” yapıp gönderiyorlardı. Biz gözümüz kapalı klavye yardımıyla yazdıklarımızla övünürken elin çocuğu neler yapıyordu.

Bizim kendimizi matah zennetmemiz nargile dumanı ile çıkardığımız yuvarlaktan anlaşılıyor. Zaten yuvarlaktan öte gittiğimiz de söylenemez. Bu güne kadar kare, kalp şekillerini geçtim yuvarlak bile çıkartamayan ben; amuda kalkarak klavye tuşlarına gözüm kapalı basmayı marifet sayıyorum işte. Halbuki onunla kıyaslanacak olsa saniyede 6890 kelime SMS yazan ergenlerimiz var.

Demek istediğim tekonoloji nerden nereye geldi. Dumandı, güvercindi, mektuptu, telefondu derken internet ve yan mamülleri girdi hayatımıza. Bu hiç iyi olmadı hem de.

Asansörün Hayatımızdaki Yeri

Bugüne kadar pek çok film izledik, müzik dinledik asansörle ilgili. Tabi film kısmı biraz sakıncalı. Genelde fantastik olaylar üzerine kurulmuş yangınlı dakikaları anlatsa da bazı filmlerde de asansörün günlük hayattaki önemine dikkat çekiyor. Şarkılarda da asansör aşkları konu alınıyor. Ama benim bunlarda gözüm yok.

Bizim asansör ısrarla komşuların iade kutusu fonksiyonuyla kullanılıyor. Komşusunun, kendi balkonuna düşen donunu, paspasını, zımbırtısını asansöre asıp sahibinin almasını sağlıyor. Her ne kadar örnek bir davranış gibi görünse de teşhircilik suçu ile yargılanması da söz konusu olabilir. Hadi paspas falan tamam da don nedir başkan ya?

O değil de ellerim doluyken asansörün kapısını ayağımla açıp, dirseğimle çocuk kilidine burnumla da kat düğmesine bastığımı itiraf etmeliyim diye düşündüm. O çocuk kilidi kadar gereksiz bir düğme daha görmedim dünya üzerinde. Bir düğme daha olsaydı şayet ona da basacak uygun bir uzuv bulurduk ama gereksizliğin karesini almış olurlardı.

Türkiye’nin Mod Medyan İle İmtihanı

Tam yazmaya başlıyorum diyorum bir kıyamet koparak dağılıyor.  Şimdi işimi gücümü bıraktım, iddia kuponu takip eder gibi ÖSYM’nin yaptığı açıklamaları takip ediyorum. Her sabah düzenli olarak Milliyet, Hürriyet, NTV, Posta, Zaman ve diğer medya organlarının alayından haberlere bakıyorum. Gazetelerle çok seviyeli ve düzenli bir ilişkim var bir haftadır.

Çoluk çocuk daha sınavdaki fil sorusunun şokunu atlatamadan “mod medyan” diye birşeyle tanıştılar. Fil kadar cüsseli olmasa da en az onun kadar etkiliydi yıkım açısından.  Gerçi birçoğu da atı alan Üsküdar’dan depar atarak çıktı diye yorumlayıp bir sonraki sınava çalışmaya başladılar bile.

Kardeşlerimiz çalışmaya devam ederken biz de boş durmayıp Twitter’da yetkililere, ÖSYM’ye sallayıp duruyoruz.  Tabi bunların da bir yere gitmediğinin farkındayız. Amaç zaten vakit geçirip imamdan farksız, bir sonbahar sessizliğindeki ÖSYM başkanı ile kafa bulmak. Değilse kimse ile alıp veremediğimiz yok.

Şifre olaylarına da aynı sınavdaki gibi iki aşamalı bakıyorum. Birincisi ya şifreyi bilerek koymadılarsa? Bu seçeneği zaten geçiyorum, yok öyle birşey. İkinci seçenek daha net şifre bilerek ve isteyerek serpiştirildi… Oy verenlerin bir kez daha pişmanlıklarını dile getirdiği ama önümüzdeki seçimlerde tekrar iktidara getirmek için oy kullanacakları parti her yere kadrosunu yerleştirdi. Böyle YGS, KPSS gibi sınavlarla da bu yapılanmadaki kadroyu güncel tutacak planlar mı var acaba? Dini siyasete alet edip güya namaz kılan bu kadro:

  1. öteki tarafta gecesini gündüzüne katarak dersini çalışıp kendini parçalayan çocukların hakkını nasıl verecek?
  2. Ailelerinin beklentilerini boşa çıkardıklarının hesabını sormayacaklar mı?
  3. Vatandaştan toplanan vergilerle yapılan bu şifreleme maliyeti ile daha hayırlı işler yapılacağından ve yapılmadığından dolayı her vergi ödeyene hesap verilmeyecek mi?
  4. Toprak kabul edecek mi?

Zaten önümüzdeki yıllarda yapılacak sınavlarda ders çalışmak yerine kriptoloji eğitimi alacak binlerce gönüllü olacak. Her sınavda acaba bunun şifresi neydi sorusu akıllara gelecek. Yani ÖSYM alnına sürdüğü bu kara yazıyı kolay kolay toparlayamayacak. Sınav iptal edilse bile adı çıktı, inmez.

Yani ülke olarak “mod medyan” ın imtihanını veriyoruz, hepimize kolay gelsin.

Modern Dünya: Melankoli

Modern dünyaya ayak uyduran bunalım hem tarz değiştirdi hem de isim değiştirdi. Zamanında bizim dibe vuruş, depresyon, yalnızlık, bunalım dediğimiz şeye şimdiki jenerasyon melankoli hali diyor. Bunu yapar dişican veya kişicana da melankolik deniyor.  Yani zamanındaki derbederler şimdi modernleşip melankolik oluyorlar. Bir diğer deyişle damar diye bildiğimiz şeyin sürekli olanı.

Melankolinin tanımı vikipedi’de şöyle vuku buluyor:

Melankoli halk arasında yalnızlığı tercih ve hüzün hali olarak bilinse de aslında psikolojik bir durumdur. Nedensiz yere depresyon hissi ve bir şeyler yapmaya duyulan isteksizlik olarak ortaya çıkar. Eskiden şizofreni gibi daha ciddi ve fiziksel rahatsızlıklara dayandırılan melankoli, beraberinde belli bir kültür ve kült getirmiştir

Yani erken boşalma sorunundan tutun da Beşiktaş’ın küme düşmesine kadar her türlü dertten yana melankoli haline bürünülüyor ve Allah muhafaza bir daha da çıkamıyorsun. Osuruğundan korkan bebek misali kendi neminden huy kapıyorsun.

Çevremde çoğu insan mutsuz, kime sorsam canım sıkkın diyor ama sebebini bilmiyor. Böyle bir bıkmışlık, çekip gitme istekleri falan çok beter haldeler. İşte bilim bunlara ismi takmış; melankolik manyaklar.  Bu tipler genelde sürekli şarkı dinlerler ve dinledikleri şarkıların sözü filozofca yazılmış olmalıdır. Mesela Emre Aydın, Feridun Düzağaç ve belki son albümüyle Funda Arar… Liste daha uzar gider ama ben katılmıyorum bu duruma.

Bence melankolikleşme Kayahan’ın melankoli şarkısı ile yayılmaya başlamıştır. Hatta onu geç Neşe Karaböcek ‘e ve belki biraz daha yenisi Cengiz Kurtoğlu, Ümit Besen’e kadar dayanır. Ülkemizdeki en büyük melankolikler bu isimler olsa gerek.  Şarkılarda hep acı, hep hüzün ve durduk yere. Son dönemlerde gençlerin abisi veya ablası siz artık nasıl bilirseniz Küçük İskender var… Sözleriyle benim olmasa da birçok insanın vicdanını fikfikliyor.

Ben bu olan bitenin neresindeyim diye soracak olursanız şarkıları dinliyorum ama sürekli uçuk durumda değilim. Sadece bu sene iddia kuponlarımın hep yatması melankolik olamaya biraz yaklaştırdı beni ama eminim ki geçecek.

Birisi de Çıkıp Uzmanları Durdursun

Televizyonda her gün kendini uzman ilan eden bir başka insanla tanışıyoruz. Son iki yıldır artış gözlenen bu olaya da kimse çıkıp müdahale etmiyor. Bu tarikatın sayısı da gün geçtikçe artıyor. Saat 14’te açın kadın programlarını; hepsinde en az bir tane “uzman” yer almaktadır. Bunların aslında olumsuz yanı çoktur, artık bıktırmıştır.

Ben babamın hayatını iki zaman diliminde inceliyorum mesela. Ahmet Maranki’den öncesi ve Maranki’den sonrası diye. Uzmanlara her insan böyle tamah ediyorsa ülke olarak sıçmışlığımız vardır aynı kaba. Neymiş efendim “Maranki çaya şeker değil bal at diyor”, “sabahları maydanoz suyunu sıkıp içine limon at” gibi çok gereksiz şeyleri öngörüyorlarmış. Çaya şeker atmak vücuttaki bilmem nereleri öldürüyormuş, içinde istenmeyen maddeler varmış… Babamın babannesi var hala yaşıyor 100’üne merdiven dayamış ve halen çayına kaşık kaşık şeker atıyor. Yıllardır da atmış ve ayakta. O zaman ben buna uymam kimse kusura bakmasın.

Hayatımızın her noktasına müdahale eden bir uzman varken hiçbir şey yapmamıza gerek de yok zaten. Sabah kalkalım uzmanların söylediği şekilde uyuduktan sonra ve yine uzmanların belirttiği şekilde kahvaltımızı yapalım. Sonra televizyonu açalım mutlaka bizi bir uzman karşılar. Sonra öğle yemeğini uzman tavsiyesinde, sevgiliyle buluşmayı, etkinliklerde bulunmayı da uzman tavsiyesinde yaparak günü tamamlıyoruz. Kız arkadaşı da uzmanlara göre seçmek gerekiyor tabi. Ha bunlara para lazım diyorsanız onda da uzmanlar mevcut.

Bu kadar uzmandan annem de nasibini almış ki “kızartma yersen uzmanların dediğine göre…” ve buna benzer çok şeyde aynı sözleri sarf ediyor. Gerçekten artık sıkıldım, bıktım, yeter! Televizyonda her uzman gördüğümde saydırmaktan kendimi alamaz oldum, sayelerinde terbiyem bozuldu.

Bir Saat Sonra Ölecekmiş Gibi Davranmak

Candan Erçetin ne kadar da güzel söylemiş şarkısında “dünyada ölümden başkası yalan” diye. Gerçekten de böyledir ki yaş, cinsiyet, ırk fark etmeksizin herkesin eninde sonunda geleceği gerçektir ölüm. Tabi böyle ölüm deyince ürpertici oluyor biraz ama Cem Yılmaz’ın ölüm ile ilgili yaptığı esprileri aklımıza getirerek sanırım biraz rahatlayabiliriz. Ama yine de tedbiri bırakmayıp biraz hazırlık yapmak gerekiyor.

Az önce düşündüm; bir saat sonrasına kimsenin garantisi yok. Neleri bırakacağımı ve nasıl bırakacağımı. İşin maddi yönünü geçtim internet yönüne geldim. Gerçekten iyi yatırım yapmışım internete. Tüm her şeyim internet hesaplarımda. Peki bunların şifreleri kimde? Tamamı bende. İşte bu yüzden değişik kişilere değişik hesaplarımın şifresini verme kararını aldım. Tabi içlerinde kimsenin ulaşmasını istemeyeceğim içerikleri kalıcı olarak yok ederek. Lazım olur belki diye bulundurduğum şeyler de dahil buna. En basitinden cep telefonu pin kodum, internet sayfalarımın bilgileri, sosyal ağ hesapları vs. Aslında bakınca ilk başta hepsi abartı geliyor ama değil.

Mesela banka hesabıma ulaşmak için cep telefonumdaki şifre programını çalıştırmak gerekiyor. Bunun için de pin kodu 🙂 Sitelerin hayata devam etmesi için FTP/panel bilgileri host şifreleri hesap şifreleri gerekiyor. Finansmanı bankadan sağlanacak olan siteler için her ikisi de lazım.

Bunun yanında e-posta hesapları da var tabi. Kullandığım iki e-posta hesabımda da muazzam mesajlar, bilgiler yer alıyor. Bunlara da ulaşmak için şifreleri… Yine aynı hesaplar içinde kimlere borcum, kimlerden alacağım olduğu da yazıyor ki benden sonra insanlar kavga etmesin.

Yani işin özeti bir kripto hazırlıyorum. İçerisinde hesapların şifreleri, kimlere devredileceği, devretmeden önce içerisinden nelerin silineceği gibi geniş bilgilerin olduğu bir dosya olacak. Bunu da bir dişicana emanet edip hayata devam edeceğim 🙂

Yeni İnönü Stadı

Mevcut İnönü’nün yıkılmasına nihayet onay çıkmış. Geç kalınmış olsa da yüreklerimize su serpti. Galatasaraylılar ıslıkladı bizim neyimiz eksik diyordum kendi kendime. Nihayet bize de bu fırsat doğdu. İşin şakası bir yana yeni stadımız 45bin kişilik olacak diyorlar. Yapmışken 50’ye düzleseydik, hem hesaplaması da kolay olur her şeyi. Yeni stadımız aşağıdaki gibi olacak diyorlar. Bilmem yalan bilmem doğru.

Bardak İnadı

Bizim iş yerinde uzun süredir kullandığımız çay bardaklarımız var. İyice eskimişler; dışından bakınca içindeki şeyin ne olduğunu seçmek çok zor. Dibi de kalın olunca ağır tabi insanı yoruyor. Dedik ki biz bunları gözden çıkaralım, gelen gidene hep bunda çay ikram edelim, kırılırsa önce onlar kırılsın. Demez olsaydık keşke. Bu bahsettiğim bardaklar iki tane yepyeni bardak takımını yuttu da bana mısın demedi. Üstüne kaç tane bardak kırdığımızı hiç söylemeyeyim bile. O kadar dengesiz ki yere düştü yine kırılmadı. Ben ömrümde böyle inat görmedim, bardak inadı. Bardağa karşı içim çok dolu boşaltmak istedim.

Annemle Alışveriş

Pazar günleri AVMlerin çok yoğun olması en sevmediğim şeylerden birisidir. Bir de yağmur yağmışsa eğer adım atacak yer bulamıyoruz. İşi olan da olmayan da geliyor. Halbuki AVMler yokken işi olmayan evinde otururdu. Zaman bozdu bizi. Bunların ötesinde bizimkileri de bozdu. Mesela annem… Annemle alışverişe çıkmayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Tek nedeni de kendini kaybetmişcesine tüm reyonlara bakmasıdır, tüm mağazalara girmesidir.

aman bu tişört iyiymiş, yok efendim bu kazak modaymış alayım mıymış…

Neticesinde bu söyledikleri alınmaz. Gerçi hakkını vereyim dün mucizevi bir şekilde baktığı 100 tişört arasından bir tanesini alma başarısını gösterdi. Giyim mağazaları dışında market bölümlerinde de bütün reyonların ürünlerine bakılır, gayrı resmi sayımı yapılır en ucuzları bilinir.

Özetle annemle alışverişe gittiğim taktirde saatler bir bir geçiyor ömrümden.